Bu Blogda Ara

14 Nisan 2010 Çarşamba

23 Mart 2010 Salı

"Yolcu"dan ilk cümleler

Yorgun kalbimi sessizce çekip çıkarsam dünyadan, çektiğimiz acıları yok sayabilir miyiz? Yoksa vaadeder misin başka bir yüzünü yüreğinin, döndürdüğüm her aynaya gülen? Sadece ne evet de ya da hayır. ansızın verdiğin cevaplar ürkütüyor beni. Bir çevir kafanı ve bak yüreğine aynada benden başka sende kalan kaç kişi varmış?

9 Mart 2010 Salı

Martı

Kısa kuyruk,
Sessiz ol biraz kanıyorum...

Ruhumun içinde kıvrandığı değişken birliktelikle
Senin beni sevmen üzerine kurulu bir hayatım var benim

Neden bilmem sessiz ve kafiyesiz yaşamaklığım
Ama susarsam içmek için kan bulurum damda

Dam, ruhun sessiz çırpınışına iletim hattı olup
Kızıl zamanlarda bir sessiz günceyle yıkılır.

Göğüm, ruhun kızıl damında sessiz...

8 Mart 2010 Pazartesi

Bir İhtimal Daha Var

Çok severim bu şarkıyı. Bir Osman Nihat Akın bestesidir; oldukça içli, acıklı bir "eski" şarkıdır. Ama bit pazarına nur yağması misali yeniden moda olur gibi oldu hem de janjanlanmadan, yeni bir "cover" ile sağı soluyla oynanmadan. Hatta bay beyazgömlek'in msn iletilerine kadar girdi birden ve o an dedim ki ne oluyor böyle? Bu işte bir gariplik var; bu şark asla ve kat'a bu derece popüler olacak bir şarkı değil durup dururken. Mutlak bir popüler kültür kahramanının dilinden söylenmiş olmalı. Bir süredir nedir nedir nedir diye bakınıp dururken, buradan kendisine selam gönderilesice Meltem dedi ki Ezel diye bir dizi var, orada da ismini unuttuğum bir zat var; onun bir intikam sahnesine fon müziği edilmiş de bu derece rağbet görmeye başlamış. Hah, dedim İlker, gene doğru tahmin etmişsin. Bu milleti anlamaya mı başlıyorsun ne?..
Yok yok, o kadar da değil. Öyle acayiplikler var ki havsalam almıyor hâlâ pek çok şeyi...
Güzel bir hafta dilerim sevgili okur sana...

22 Şubat 2010 Pazartesi

Tararammm

Acaba ne yazsam?
Yazasım var ama yazmak için zaman sorunu var.
Hatta buraya bile...

Kafamda yazmak istediğim bir yığın konu var ama neresinden başlasam ve de ne yazsam bilmiyorum gerçekten de...
Ben de bu kararsızlığımı paylaşayım dedim.
Sessizce oturmak istiyorum ama çok gürültü var.
Çok insan, çok yalnızlık, çok ses...

Hadi güzel bir hafta geçirelim...
Hepimiz...

19 Şubat 2010 Cuma

Zindan

Necip, küçük ellerinde sünnet kınası, yaklaştı yakışıklı ağabisinin yanına.
Kulağına fısıldadı yalnızlığını.
Güven, kardeşini elinden tutup yatağına götürmekte tereddüt ettikçe, ıslandı göz pınarları Necip'in.
Adı Güven'di lakin güven neydi?

Necip, acıyan tenine dokunulmasından korkarak yaklaştı annesinin eteğine.
Gözlerinde dolu dolu olmuş yalnızlıkları fışkırıyordu.
Yatağının başına dolanmış tüllere bakıp iç geçirdi.
Beyazlarla kaplı bir zindana düşmekteydi yolu yine.
Kafesinde tülden parmaklıklar ve titreyen dudaklarının değdiği naftalin kokulu yastığı ile bezenmişti.

Necip, kafeste bir kuştu o sabah.
Kulaklarına çalınan müzik ansızın içini yaktı.
Kınalı ellerinden bir çeyrek altın düştü yere.
Kimse fark etmedi.
Aralık kapıdan ona gülümseyen o yüzü görmese, Necip de fark etmezdi.
Şimdi erik ağacına tırmanmak vardı ya...
Necip'in gönlü kaydı, gözü kaydı, yüzü kaydı...
Çarşafı zindan, çarşafi kefen, çarşafı yalan oldu.
Güven, ne demekti acaba?

16 Şubat 2010 Salı

Sabah

Ekin kokan kollarıma dolanan saçlarının
Yüreğime değen kirpiklerinin, çatık kaşlarının
Bir de yüzüme bakıp da düşen gözyaşlarının
Her sabah yeniden aşığı oldum ben...