Bu Blogda Ara
23 Aralık 2009 Çarşamba
Sessizlik
Biraz sessizlik istiyorum bazen. Hani herşeyden kaçmak gibi bir duygu sarsar ya insanı, işte öyle bir arzu bu. Dünyada bir an, kısacık bir an sonuna kadar susulsun istiyorum. Yorgun ruhum dinlensin diye...
14 Aralık 2009 Pazartesi
Kış
Soğuk olmaya başladı havalar, bir de yağmur filan, insanlarda da garip bir durgunluk, üşümüşlük sinmişlik hali belirdi. Ne oluyoruz diyene kadar ben anladım ki uzun bir sonbaharın ardından iyice kışa girdik. Zaten camımın önünde dikilip duran o kocaman ağaçta da yaprak kalmadı, arada bir gezindiğim kocaman parktaki ağaçların çoğunda da..
Kış, kar demek diye diretenlere inat, bence kış çok çalışmak, şemsiye mücadelelerinde kırılan şemsiyeler ve sağda solda unuttuklarımla birlikte 20 yeni şemsiyeyi bir sezonda harcamak demek; bir de yolda kalan otobüsler, üşümüş insanlardan oluşan uzun sıralar, vapurda donmak pahasına açıkta seyahat etmek ve denizin garip gümüşi rengine katlanmak demek.
Kış bir de yorgunluk demek, sabah yataktan kalmak için çok uğraşmak, soğuktan hemen büzüşüp yatak özlemiyle güne başlamak ve her zamankinden daha hızlı çalışan metabolizma nedeniyle hemen yorulmak demek.
Kış ama bazen de güzel şeyler demek. Daha uzun süre evde kalmak, üstüne palto giydiğin için ne giydiğine dikkat etmeden sokağa çıkabilme lüksü ve en güzeli de portakal ve patlamış mısır demek...
Hoş geldin kış...
Bakalım kar yağışını ne zaman göreceğiz...
Kış, kar demek diye diretenlere inat, bence kış çok çalışmak, şemsiye mücadelelerinde kırılan şemsiyeler ve sağda solda unuttuklarımla birlikte 20 yeni şemsiyeyi bir sezonda harcamak demek; bir de yolda kalan otobüsler, üşümüş insanlardan oluşan uzun sıralar, vapurda donmak pahasına açıkta seyahat etmek ve denizin garip gümüşi rengine katlanmak demek.
Kış bir de yorgunluk demek, sabah yataktan kalmak için çok uğraşmak, soğuktan hemen büzüşüp yatak özlemiyle güne başlamak ve her zamankinden daha hızlı çalışan metabolizma nedeniyle hemen yorulmak demek.
Kış ama bazen de güzel şeyler demek. Daha uzun süre evde kalmak, üstüne palto giydiğin için ne giydiğine dikkat etmeden sokağa çıkabilme lüksü ve en güzeli de portakal ve patlamış mısır demek...
Hoş geldin kış...
Bakalım kar yağışını ne zaman göreceğiz...
7 Aralık 2009 Pazartesi
Yazma
Dudaklarında karanlık bir gürültü
Bir sesin kalmıştı bana bağlanmadık
Ne sabahların ten kokusu
Ne de gözlerimden akan bir damla yaş
İçimde seni ısıtacak ne kaldı ki
Ne olacak bu zor günde bize yoldaş
Yazmadım bilmez misin en kötüsünü
Asla kaderden usanmam ben, ellerimde binlerin kederi
Yüzden asılır, sana dönük yastağın kılıfı
Çarşafıma dolandıkça kokuna bulanırım;
Kokun ki sinemde bir rahle olur, göğe açan bir buket çiçek
Uykularım sessiz geçer, yokluğuna ulanırım.
Kıyamam, zor işte senden uzak kalmak, anlasana,
Yazma boşuna, dönmeyecek bir mektup hiçbir sabah sana...
Bir sesin kalmıştı bana bağlanmadık
Ne sabahların ten kokusu
Ne de gözlerimden akan bir damla yaş
İçimde seni ısıtacak ne kaldı ki
Ne olacak bu zor günde bize yoldaş
Yazmadım bilmez misin en kötüsünü
Asla kaderden usanmam ben, ellerimde binlerin kederi
Yüzden asılır, sana dönük yastağın kılıfı
Çarşafıma dolandıkça kokuna bulanırım;
Kokun ki sinemde bir rahle olur, göğe açan bir buket çiçek
Uykularım sessiz geçer, yokluğuna ulanırım.
Kıyamam, zor işte senden uzak kalmak, anlasana,
Yazma boşuna, dönmeyecek bir mektup hiçbir sabah sana...
3 Aralık 2009 Perşembe
Kaçamak
Hayatın sıkıntılı ve sarsıntılı olmadığı bir dönem de geçirecek miyim bilmiyorum ama bu kadar telaşenin ve hengamenin içinde bile sığınacak küçücük bir yer bulabilmenin huzurunu yaşıyorum. Soruyorum kendime, acaba ne zaman bir daha güneş doğacak, ne zaman bir daha bir dağ başında, soğuk akan sudan avuç avuç içmeye çalışacağım. işte yaşam bu belki de; özlemekle, umutlanmakla sürdürmek zorunda kaldığımız bir ceza. Ödülünü de bu dünyada aldığımız bir uğraşı belki de...
Ülkede çirkin şeyler oluyor. Dünya da belki de daha beterleri. Güzelini göremez hale geldik; haber bültenleri, gazeteler, ayak üstü sohbetler hep dert yüklü, acı yüklü, keder yüklü. Ne zaman soluk alacağız acaba. Ama derin derin soluyup tadını unutmak pahasına değil. Ne zaman soluk alacağız acaba gerçekten?
Ah, işte bu güzel. Ve zavallı bir bakışla günlük telaşımıza yumuluyoruz yine ve sessizce içimizde kıvranan güne yetişme arzunun bir buketinden kendimize pay biçmeye çalışıyoruz. Karanfillerse sessizce soluyor yüreğimizde. Gerçi bunu Feyza Hepçilingirler sormuştu daha evvel ama ben de tekrarlayayım hadi bu kaçamağa istinaden. Sahi, ne renk solar kırmızı karanfil?
Ülkede çirkin şeyler oluyor. Dünya da belki de daha beterleri. Güzelini göremez hale geldik; haber bültenleri, gazeteler, ayak üstü sohbetler hep dert yüklü, acı yüklü, keder yüklü. Ne zaman soluk alacağız acaba. Ama derin derin soluyup tadını unutmak pahasına değil. Ne zaman soluk alacağız acaba gerçekten?
Ah, işte bu güzel. Ve zavallı bir bakışla günlük telaşımıza yumuluyoruz yine ve sessizce içimizde kıvranan güne yetişme arzunun bir buketinden kendimize pay biçmeye çalışıyoruz. Karanfillerse sessizce soluyor yüreğimizde. Gerçi bunu Feyza Hepçilingirler sormuştu daha evvel ama ben de tekrarlayayım hadi bu kaçamağa istinaden. Sahi, ne renk solar kırmızı karanfil?
15 Kasım 2009 Pazar
İroni'den...
Sevgilim;
Şehir dışına çıktığımız o ufacık evin, maviye boyalı kapısının önünde her duruşumuzda, umudun yeniden içimize doğuşunu duyumsardık. Birbirimizin boynuna sarılıp öpüşmeye başlamamız ve ansızın duyulan o ince çıtırtılar, her seferinde kanıtlardı bize, umudun bizi bu yıl da terk etmediğini. Yere koyduğumuz valizlere aldırmadan ve her seferinde kapının anahtarını elimden düşürerek öpüşürdüm seninle. Her yaz giydiğin çiçekli elbiselerden biri olurdu yine üzerinde ve ellerim çiçekli elbisenin altına kayıverirdi o uzun öpüşmemiz sırasında. Bahçede bizi gözetleyen biri olsun isterdik bu aşka tanıklık edebilsin diye. Kavak ağaçlarının sırdaşlığından medet umar, toprağın yaslanılacak bağrına akardı öpücüklerden arta kalan salyalarımız. Sarılmamız çok uzun sürerdi, ayak üstü sevişmemiz yataktakilerden bile uzun çoğu kez. Ben göç yollarında, üzerinde altın taşınan bir yük hayvanını oynardım seni eve taşımak için. Sen benim altınım olurdun sapsarı saçların ve içimi ışıtan gülüşün ile.
Şehir dışına çıktığımız o ufacık evin, maviye boyalı kapısının önünde benden daha büyük bir arzuyla sarılırdın hayata. Gecenin karanlığında, yalnız mumları kullanırdık, senin ustalığınla hazırlanmış yemekler için. Benden vazgeçemeyeceğim üç şeyi saymamı isterden hep. Bense adını söyleyip, ikinci maddenin başında kalırdım. Kızardın bana hayatıma senden başka hiçbir değeri sokmadığım için. Bilirdin aslında hayatımın tüm değeri sendin. Senden sonra nasıl değiştiğimi ağabeyinden dinleyen sendin, şaşırıp arada bir ağlayan ve beni sevmek için zaman yaratan…
O ufacık evde, ıhlamur kokusuyla uyandırırdın beni her sabah. Sağlığın doğallıktan geldiğini savunarak, iyi yemekler ve yararlı içecekler hazırlardın. İçki niyetine içtiğimiz o garip karışımların kansere, şekere, kalbe daha nelere nelere iyi geldiğini sayar dururdun. Ot toplamaya dağa çıkar, üzüm bağlarından seçmece üzüm alır, ırmakta balık tutardık. Evimize dönünce hepsini aynı tencerede yalnızca haşlar; elde kalan otlardan kaynatılmış ve soğutulmuş, maden suyu eklenerek hazırlanmış içkimizle birlikte ve tabii mum ışığında yerdik. Fransız aşk romanlarındaki fantezileri aratmayacak bir sevişkenlik gösterirdik ve sen içtiğimiz o içkilerin afrodizyak etkisinden bahsederek beni daha da ateşlerdin.
Saman ve pamuk karışımı dolgusu, el dokuması ve el dikişi kumaşı ile oluşturduğun “anti-sentetik” yatakta sevişirdik, uyurduk, horlardım, dürtüklerdin… Gecelerin karanlık oluşunu sevdiğini söylerdin. Duvarın dibine attığımız yatakta yatar ve üstümüzde böcek gezmemesi için dua ederdik. Doğallığı abarttığını ima eder ancak asla vazgeçmezdin. Her sene aynı temayı, farklı senaryolarda oynar, aşk tazeler, zindeleşir ve “eve” dönerdik.
Yattığımız oda çam ağaçlarına bakardı. Sevişmelerimizden sonra sırt üstü yatar ve pencereden dışarıya, göğe doğru bakardık. Ayın, ağaçların arkasına sığındığı zamanı kollardın sen özenle. Kozalaklara arkadan vuran ay ışığını yakalar ve “gümüş ay topları”nı seyre dalardın. Doğanın, karanlığı bile renklendiren düzenine hayranlıkla bakakalırdık her seferinde. Ayın, göğüslerinde yarattığı gümüş top etkisiyle kahkahalara dalar ve sanki az evveline kadar sevişmiş iki beden değilmişiz gibi, bir büyük hırsla devam ederdik geceye.
Tatil günleri için puanlı elbiseler giyerdin. Açık mavi elbise ve koyu mavi puanlar; pembe elbiseye kırmızı puanlar; açık sarıya koyu sarı…Özenle yıkardın ellerini kuyuya bağlı emme basma tulumbanın ağzında. Tulumbanın koluna astığın havluyu alır, ellerini kurular ve yeniden katlardın. Sabah ayazında, yüzünde ıslaklıkla ağaçlığa doğru yürür ve sessizliği dinlerdin. Sen uyuduğumu sanırken ben, pencereden, şehir dışına çıktığımız o ufacık evin, maviye boyalı, aralık kapısının arkasından veya bahçenin kuytularından seni izlerdim. Nasıl uyanabildiğini anlamazdım hiç. Her sabahki dinginliğine şaşar ve kahvaltıya ne cinslikler hazırlayacağını merak ederdim. Sen her seferinde farklı bir ot bulur ve yumurtaya, hamura ya da yaptığın çorbaya onu katar, bildiğim her şeyin dışında, yeni, yepyeni bir lezzet yaratmayı bilirdin. Aynı benden, yeni yepyeni bir adam yaratmayı bildiğin gibi.
Benim tamirat hevesime ısrarla karşı çıkar, ırmak kenarında yürümeye ve kitaplardan bahsetmeye bayılırdın. Şehirdeki yoğunluğun ve evdeki benliliğin arasında nasıl bu kadar çok kitap okuyabildiğine şaşardım. Hem de kitaplar konusundaki bilgine. Bir yazardım senden evvel. Bilmediği aşkları anlatan, hiç yaşamadığı sevişme sahneleri kuran, en gerçekçi kurduğu ilişkileri bile yapaylık kokan, başarısız bir yazardım. Senle öğrendiğim her şeyi, daha çok da kendimi yazarak elde ettiğim üne, kitaplığımın genişliğine ve okumaya harcadığım metodik zamana rağmen, her esere benden çok farklı, itiraf edeyim ki, benim yaklaşamayacağım kadar yakından bakabilirdin. Sırf bu nedenle seninle yaz tatillerini bekler, bu tatillerden bir iki ay sonra, yıllık eleştiri kitabımı yayınlar ve nasıl oluyorsa “çok satardım”.
Bir sabah, yatağımızın sana ait olan tarafında, “Sırtımı keselemek istersin diye… Irmağa gidiyorum!” diye bir not bulurdum; bir başka sabah, “Havuçları yıkamama yardım etmek istersin diye… Irmağa gidiyorum!”. Niceleri ve niceleri; “Irmağa gidiyorum!”.
Irmağa gelirdim. Seninle saklambaç oynamak ve her seferinde giysilerimle suya atılmak için. Saklanmayı iyi bilirdin. Sessiz olmak, sinsi olmak mayanda vardı. Elinin hızlılığına yetişirdi bedeninin çevikliği. Koşmayı da, dağ tepe tırmanmayı da benden iyi becerirdin. Formunu nasıl koruduğunu bilmezdim ama otuzunu geçmiş bir yazar olarak, günde on saat oturmanın, on saat de uyumanın cezasını çekerdim seni yakalamaya çalıştığımda. Sen hep benden kaçmayı, arkamdan dolanarak beni suyun civarına getirmeyi ve bir kayanın üzerinden suya itmenin yolunu bulurdun. Sonra sen de atlardın suya ve akan suyun içinde birbirimize erişmeye çalışırdık. Karaya çıktığımda soluksuz ama gülen iki “yaratık” olurduk. Dudaklarını arar ve gülüşünü bastırırdım kendimle. Sonra kalkar ve sessizce eve dönerdik.
Sen bana hep “aşkım” derdin, adımla asla seslenmezdin.
Ben sana “güzelim” derdim, yalnız Hakan’ın yanında Hande olurdun.
Şehir dışına çıktığımız o ufacık evin, maviye boyalı kapısının önünde, sana dokunmanın tadına varırdım akşam üstleri. Ağaçlar tarafından gölgelenirdi tepe üstüne yaklaşan güneş. Bir kızıllığın pencerelerimde peyda olduğunu anlar anlamaz atardık kendimizi kapının önüne. Defalarca istedim bir veranda yaptırmayı buraya. Ancak çıplaklığı severdin sen, doğallığı, sadeliği. Tenine her dokunuşumda kanıtlardın bunu bana. Mükemmellik seninle benim aramıza giremezdi ama ben bilirdim kadınımın nasıl biri olduğunu.
Sabah ezanının duyulmadığı bir yer bulma hayaliyle yollara düşmüştük ve sen, haritada ilk seçtiğin yere götürmüştün bizi. “Şu yoldan gidelim” diyerek ani bir dönüşle, şimdi bize sırtını vermiş tepeyi tırmanmış ve bu küçük evi bulmuştuk. Evi almak istediğimizi duyan ev sahibinin şaşkınlığı, bana hâlâ seni o mutfakta ilk gördüğüm andaki şaşkınlığımı hatırlatır. Yıllardır satmak isteyip de müşteri bulamadığı o eve, adamın istediğinin iki katından fazla para önerdiğimizi öğrenince yalnızca gülümsemiştin ve ben senin gülümsemenle bir kez daha erimiştim. İlk kez bu kapının önünde sevişmiştin benle doğa içinde. Açıkta sevişmenin tadını alınca vazgeçemeyeceğimi söylemekte haklıydın belki de. İtalya’da böyle mi mutlu oluyordu sevenler?..
Şimdi dışarıda kar yağıyor, elektriklerim kesik ve son mumum da bitiyor. Senden sonra sevmenin gereksizliğine inanmaya başladığımı söyleyecek kadar ışığım kaldı ancak. Onu da yitiriyorum şimdi.
Sensiz yattığım yatakta üşüyorum şimdi; hep üşüyorum.
Şehir dışına çıktığımız o ufacık evin, maviye boyalı kapısının önünde her duruşumuzda, umudun yeniden içimize doğuşunu duyumsardık. Birbirimizin boynuna sarılıp öpüşmeye başlamamız ve ansızın duyulan o ince çıtırtılar, her seferinde kanıtlardı bize, umudun bizi bu yıl da terk etmediğini. Yere koyduğumuz valizlere aldırmadan ve her seferinde kapının anahtarını elimden düşürerek öpüşürdüm seninle. Her yaz giydiğin çiçekli elbiselerden biri olurdu yine üzerinde ve ellerim çiçekli elbisenin altına kayıverirdi o uzun öpüşmemiz sırasında. Bahçede bizi gözetleyen biri olsun isterdik bu aşka tanıklık edebilsin diye. Kavak ağaçlarının sırdaşlığından medet umar, toprağın yaslanılacak bağrına akardı öpücüklerden arta kalan salyalarımız. Sarılmamız çok uzun sürerdi, ayak üstü sevişmemiz yataktakilerden bile uzun çoğu kez. Ben göç yollarında, üzerinde altın taşınan bir yük hayvanını oynardım seni eve taşımak için. Sen benim altınım olurdun sapsarı saçların ve içimi ışıtan gülüşün ile.
Şehir dışına çıktığımız o ufacık evin, maviye boyalı kapısının önünde benden daha büyük bir arzuyla sarılırdın hayata. Gecenin karanlığında, yalnız mumları kullanırdık, senin ustalığınla hazırlanmış yemekler için. Benden vazgeçemeyeceğim üç şeyi saymamı isterden hep. Bense adını söyleyip, ikinci maddenin başında kalırdım. Kızardın bana hayatıma senden başka hiçbir değeri sokmadığım için. Bilirdin aslında hayatımın tüm değeri sendin. Senden sonra nasıl değiştiğimi ağabeyinden dinleyen sendin, şaşırıp arada bir ağlayan ve beni sevmek için zaman yaratan…
O ufacık evde, ıhlamur kokusuyla uyandırırdın beni her sabah. Sağlığın doğallıktan geldiğini savunarak, iyi yemekler ve yararlı içecekler hazırlardın. İçki niyetine içtiğimiz o garip karışımların kansere, şekere, kalbe daha nelere nelere iyi geldiğini sayar dururdun. Ot toplamaya dağa çıkar, üzüm bağlarından seçmece üzüm alır, ırmakta balık tutardık. Evimize dönünce hepsini aynı tencerede yalnızca haşlar; elde kalan otlardan kaynatılmış ve soğutulmuş, maden suyu eklenerek hazırlanmış içkimizle birlikte ve tabii mum ışığında yerdik. Fransız aşk romanlarındaki fantezileri aratmayacak bir sevişkenlik gösterirdik ve sen içtiğimiz o içkilerin afrodizyak etkisinden bahsederek beni daha da ateşlerdin.
Saman ve pamuk karışımı dolgusu, el dokuması ve el dikişi kumaşı ile oluşturduğun “anti-sentetik” yatakta sevişirdik, uyurduk, horlardım, dürtüklerdin… Gecelerin karanlık oluşunu sevdiğini söylerdin. Duvarın dibine attığımız yatakta yatar ve üstümüzde böcek gezmemesi için dua ederdik. Doğallığı abarttığını ima eder ancak asla vazgeçmezdin. Her sene aynı temayı, farklı senaryolarda oynar, aşk tazeler, zindeleşir ve “eve” dönerdik.
Yattığımız oda çam ağaçlarına bakardı. Sevişmelerimizden sonra sırt üstü yatar ve pencereden dışarıya, göğe doğru bakardık. Ayın, ağaçların arkasına sığındığı zamanı kollardın sen özenle. Kozalaklara arkadan vuran ay ışığını yakalar ve “gümüş ay topları”nı seyre dalardın. Doğanın, karanlığı bile renklendiren düzenine hayranlıkla bakakalırdık her seferinde. Ayın, göğüslerinde yarattığı gümüş top etkisiyle kahkahalara dalar ve sanki az evveline kadar sevişmiş iki beden değilmişiz gibi, bir büyük hırsla devam ederdik geceye.
Tatil günleri için puanlı elbiseler giyerdin. Açık mavi elbise ve koyu mavi puanlar; pembe elbiseye kırmızı puanlar; açık sarıya koyu sarı…Özenle yıkardın ellerini kuyuya bağlı emme basma tulumbanın ağzında. Tulumbanın koluna astığın havluyu alır, ellerini kurular ve yeniden katlardın. Sabah ayazında, yüzünde ıslaklıkla ağaçlığa doğru yürür ve sessizliği dinlerdin. Sen uyuduğumu sanırken ben, pencereden, şehir dışına çıktığımız o ufacık evin, maviye boyalı, aralık kapısının arkasından veya bahçenin kuytularından seni izlerdim. Nasıl uyanabildiğini anlamazdım hiç. Her sabahki dinginliğine şaşar ve kahvaltıya ne cinslikler hazırlayacağını merak ederdim. Sen her seferinde farklı bir ot bulur ve yumurtaya, hamura ya da yaptığın çorbaya onu katar, bildiğim her şeyin dışında, yeni, yepyeni bir lezzet yaratmayı bilirdin. Aynı benden, yeni yepyeni bir adam yaratmayı bildiğin gibi.
Benim tamirat hevesime ısrarla karşı çıkar, ırmak kenarında yürümeye ve kitaplardan bahsetmeye bayılırdın. Şehirdeki yoğunluğun ve evdeki benliliğin arasında nasıl bu kadar çok kitap okuyabildiğine şaşardım. Hem de kitaplar konusundaki bilgine. Bir yazardım senden evvel. Bilmediği aşkları anlatan, hiç yaşamadığı sevişme sahneleri kuran, en gerçekçi kurduğu ilişkileri bile yapaylık kokan, başarısız bir yazardım. Senle öğrendiğim her şeyi, daha çok da kendimi yazarak elde ettiğim üne, kitaplığımın genişliğine ve okumaya harcadığım metodik zamana rağmen, her esere benden çok farklı, itiraf edeyim ki, benim yaklaşamayacağım kadar yakından bakabilirdin. Sırf bu nedenle seninle yaz tatillerini bekler, bu tatillerden bir iki ay sonra, yıllık eleştiri kitabımı yayınlar ve nasıl oluyorsa “çok satardım”.
Bir sabah, yatağımızın sana ait olan tarafında, “Sırtımı keselemek istersin diye… Irmağa gidiyorum!” diye bir not bulurdum; bir başka sabah, “Havuçları yıkamama yardım etmek istersin diye… Irmağa gidiyorum!”. Niceleri ve niceleri; “Irmağa gidiyorum!”.
Irmağa gelirdim. Seninle saklambaç oynamak ve her seferinde giysilerimle suya atılmak için. Saklanmayı iyi bilirdin. Sessiz olmak, sinsi olmak mayanda vardı. Elinin hızlılığına yetişirdi bedeninin çevikliği. Koşmayı da, dağ tepe tırmanmayı da benden iyi becerirdin. Formunu nasıl koruduğunu bilmezdim ama otuzunu geçmiş bir yazar olarak, günde on saat oturmanın, on saat de uyumanın cezasını çekerdim seni yakalamaya çalıştığımda. Sen hep benden kaçmayı, arkamdan dolanarak beni suyun civarına getirmeyi ve bir kayanın üzerinden suya itmenin yolunu bulurdun. Sonra sen de atlardın suya ve akan suyun içinde birbirimize erişmeye çalışırdık. Karaya çıktığımda soluksuz ama gülen iki “yaratık” olurduk. Dudaklarını arar ve gülüşünü bastırırdım kendimle. Sonra kalkar ve sessizce eve dönerdik.
Sen bana hep “aşkım” derdin, adımla asla seslenmezdin.
Ben sana “güzelim” derdim, yalnız Hakan’ın yanında Hande olurdun.
Şehir dışına çıktığımız o ufacık evin, maviye boyalı kapısının önünde, sana dokunmanın tadına varırdım akşam üstleri. Ağaçlar tarafından gölgelenirdi tepe üstüne yaklaşan güneş. Bir kızıllığın pencerelerimde peyda olduğunu anlar anlamaz atardık kendimizi kapının önüne. Defalarca istedim bir veranda yaptırmayı buraya. Ancak çıplaklığı severdin sen, doğallığı, sadeliği. Tenine her dokunuşumda kanıtlardın bunu bana. Mükemmellik seninle benim aramıza giremezdi ama ben bilirdim kadınımın nasıl biri olduğunu.
Sabah ezanının duyulmadığı bir yer bulma hayaliyle yollara düşmüştük ve sen, haritada ilk seçtiğin yere götürmüştün bizi. “Şu yoldan gidelim” diyerek ani bir dönüşle, şimdi bize sırtını vermiş tepeyi tırmanmış ve bu küçük evi bulmuştuk. Evi almak istediğimizi duyan ev sahibinin şaşkınlığı, bana hâlâ seni o mutfakta ilk gördüğüm andaki şaşkınlığımı hatırlatır. Yıllardır satmak isteyip de müşteri bulamadığı o eve, adamın istediğinin iki katından fazla para önerdiğimizi öğrenince yalnızca gülümsemiştin ve ben senin gülümsemenle bir kez daha erimiştim. İlk kez bu kapının önünde sevişmiştin benle doğa içinde. Açıkta sevişmenin tadını alınca vazgeçemeyeceğimi söylemekte haklıydın belki de. İtalya’da böyle mi mutlu oluyordu sevenler?..
Şimdi dışarıda kar yağıyor, elektriklerim kesik ve son mumum da bitiyor. Senden sonra sevmenin gereksizliğine inanmaya başladığımı söyleyecek kadar ışığım kaldı ancak. Onu da yitiriyorum şimdi.
Sensiz yattığım yatakta üşüyorum şimdi; hep üşüyorum.
6 Kasım 2009 Cuma
Seni Nasıl Sevsem Acaba?
Seni nasıl sevsem acaba içim acımadan; ellerim tenine dokunduğunda ateş gibi yanmadan; yanında durmadan; heyecan duymadan; sessizlikten olmadan; çok hayat yaşamadan; ağlatmadan; ağlamadan;senin nasıl sevsem acaba sen duymadan?
O zaman belki de bu kadar incinmezdi yüreğim. Keyfe keder bir dolu yalnızlık içinde sonsuz ve düşkün bir duyguyu arsız gözlerimdeki heyecana kurban edecek kadar kör olmazdım belki de... Hani yapabilseydim tabii kalbime gömülüveren kalbini reddetmeyi en başta...
Susuyoruz şimdi karşılıklı ve dönmek içim hiçbir şey yapasım gelmiyor içimden. Beni dinleyen "bay beyaz gömlek"in de dediği gibi, salla gitsin harbiden...
Ah yalnızlığım; nasıl bir duvarsın sen senelerdir aşamadım...
O zaman belki de bu kadar incinmezdi yüreğim. Keyfe keder bir dolu yalnızlık içinde sonsuz ve düşkün bir duyguyu arsız gözlerimdeki heyecana kurban edecek kadar kör olmazdım belki de... Hani yapabilseydim tabii kalbime gömülüveren kalbini reddetmeyi en başta...
Susuyoruz şimdi karşılıklı ve dönmek içim hiçbir şey yapasım gelmiyor içimden. Beni dinleyen "bay beyaz gömlek"in de dediği gibi, salla gitsin harbiden...
Ah yalnızlığım; nasıl bir duvarsın sen senelerdir aşamadım...
23 Ekim 2009 Cuma
Veda
Buruk bir cuma öğleden sonrasında, uzun bir zamandır biriken bir durumun kararı alındı; oysa ki her şeyin yoluna gireceği gün olarak mimlenmişti bugün; "sonunda, sonunda" nidalarıyla sabah edilmiş; gün zor geçmiş, öğleden sonra çok zor gelmişti ki, o mesajla dünyası başına yıkılan sevgi yumağı insanın gözüne yaş, kalemine bir anda zehir doldu.
Çok zor oluyor; şoktayım ama oluyor işte. Birini canından çok sevemez her insan; kötüsü bunu kolay kolay kimse anlamaz. Bunun, kişinin canını nasıl yaktığını görmez kimse; bunun ne kadar ağır bir sorumluluk olduğunu bilemez ne yazık ki...
Bugün canımın yarısını o parkta bıraktım; kalan yarısını ise kimbilir nerede...
Birgün böyle veda edeceğimi hiç düşünmemiştim. Hiç düşünmemiştim ömrümü vermeye hazır olduğum insanın hayatında sahiden de 3 ayda sadece bir yarım saat bile etmeyeceğimi...
Bazen kurşun yarasından kurtulur insan, hastalıklardan kalkar herkes umudu bile kesmişken; ve onun verdiği güçle yaşama tutunmaya çalışırken bindiği dalı kesse de ölmez bazen insan ya, ben bir "Tmam." mesajıyla vuruldum; 23 Ekim 2009, Cuma, Saat 17.17.
Çok zor oluyor; şoktayım ama oluyor işte. Birini canından çok sevemez her insan; kötüsü bunu kolay kolay kimse anlamaz. Bunun, kişinin canını nasıl yaktığını görmez kimse; bunun ne kadar ağır bir sorumluluk olduğunu bilemez ne yazık ki...
Bugün canımın yarısını o parkta bıraktım; kalan yarısını ise kimbilir nerede...
Birgün böyle veda edeceğimi hiç düşünmemiştim. Hiç düşünmemiştim ömrümü vermeye hazır olduğum insanın hayatında sahiden de 3 ayda sadece bir yarım saat bile etmeyeceğimi...
Bazen kurşun yarasından kurtulur insan, hastalıklardan kalkar herkes umudu bile kesmişken; ve onun verdiği güçle yaşama tutunmaya çalışırken bindiği dalı kesse de ölmez bazen insan ya, ben bir "Tmam." mesajıyla vuruldum; 23 Ekim 2009, Cuma, Saat 17.17.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)