Küçük, yalın ve öksüz,
Semada sen kadar kuşlardan örülü bir vuslat hayali.
Tıpkı geçmiş,
An ki şimdi ve serpilmekte güneşe bakışlarımız.
Kuruca bir patikanın gölgesi,
İzlerimiz kabak gibi ortada derken bir rüzgâr ansızın ve sonrası hiç.
Duvarda yalnızlık kokan bir kilim;
Avluda testi testi birikmiş insanlık gülleri.
Yapayalnız ve sessiz bir bahar ve sen ve ben ve diğerleri.
Kuşkusuz enfestir bir bahar lüferinin tadı ama yazın gölgesi sinmemişken yenmez tuzlu sudan kaçan bahar.
İş bu nefiste tıknaz bir kabadayı gibi duran tek ses,
Kabul et ya da etme istersen fark etmez, tunçtan bir heykel gibi dikilir karşımda sessizliğin ilk harfi.
Bu Blogda Ara
3 Kasım 2015 Salı
9 Ağustos 2014 Cumartesi
KADER KİTABI
Sardunya mevsiminde kalbimin
Bir ıssızlık buğulanır gözlerimde
Bilirim aydınlıkların çamurlu elleriyle ıslanır
Her bir zerremiz seninle.
Verandanın kuytusunda asılı kalan bir gölge
Ya da suya çizilmiş bir asude bakış oluruz
Duvarlarında yalınayak gezen kertenkelerle boğuşuruz
Balkonunda aşkhaneminizin.
Zaman durur ve körpe yalnızlıklarını koyar önümüze
Vicdanımız kuruyan dallar, dökülen yapraklar gibi...
Mevsimsiz kalan bir gölge olmak yakındır,
Güneşin herkesi eşit ısıtmadığı bir evrende
Eş bir sesle aydınlatmak isteriz hayal dünyamızı
Bilirim birlikte başarmak için her şeyi yaparız.
Çok güzel bir oluruz biz seninle
Çok güzel yaşarız, yaşlanırız,
Kader kitabımız da mutlu sonla biter...
Zaman durur ve körpe haylazlıklarımızla bırakır bizi biz bize,
Yaşama tutunmaya istekli iki âşık gibi, çok güzel ölürüz biz seninle...
Sardunya mevsiminde kalbimin,
Bir ıssızlık buğulanır gözlerimde
Bilirim yokuşun başına her dikildiğinde,
Kader yine körpe bir haylazlığa gebe...
3 Ağustos 2014 Pazar
PENCEREDEN BAKMAK
Bir aynasın sen ruhuma gamzeler
Ve
Sarsıcı can acıları nakşeden.
Bitmeyen solukların sayıldığı bir abaküs olur
Tenin
Soluklarımın buharında yığılır kalırım kollarında
Duymazsın sesimi, dayama kulaklarını boş yere
Pervazlara
Can çıkar ses çıkmaz benden yokluğunda
Sonunda ikimizin kefareti ödenir de bir gün
Yokluktan
Ya da basitçe kaybolmaktan da bahis açılır belki
Kırarım can damarlarımda gezinen sessiz karanlığı
Çekiçsiz
Bir sapın baş kasarasında gizlendiği taka misali
Bana yalnız senin adın sorulur arafta
Kan derim
Sessizce sokulurum deli rüyalarına
Bir pencere kenarına siner
Seni beklerim,
İyi de beklerim ha, gelsen de beklerim
Gelmesen de beklerim...
Pencereden bakmak olur tek işim,
Tabii
Bir de seni özlerim, çok özlerim...
3 Haziran 2014 Salı
YAZAMADIĞIM ROMANIN ÖYKÜSÜ - YİĞİT OKUR
Çağdaş Türk romancılığında, yazdıklarını yakından takip ettiğimi pek çok yazar var ve bu takip listemin de giderek genişlediğini gördükçe, hem yazar, hem de yayıncı olarak gerçekten ne kadar mutlu olduğumu anlatamam. Okumanın ve yazmanın, bir de yayıncılığın her türlü derdine rağmen bu kadar içimize işlemiş olmasında, belki de bu yerli ustaların sanılandan fazla payı vardır.
Yiğit Okur, Piyano, Büyücü ve Güvercinler adlı üç kitabını okuduğum, kaleminin tadında lezzet bulduğum yazarlardan biri. Şimdi de Yazamadığım Romanın Öyküsü adlı romanını bitirdim ve yazarın o dil işçiliğinden bir şey kaybetmediğini görmekten de kıvanç duydum.
Aslında bu yazıda kitabı anlatmak istemiyorum; çünkü belki de hassasiyetlerimize dokunan bir tarafı görmezden gelerek yazılmış. Eşeğe tecavüzle suçlanan gurbetçi bir Türk'ün -ki romanda Bizimki olarak geçiyor- çevirmeni olan başka bir Türk kızla arasındaki girift ilişki ve köken bağı, ortak dil bağı ekseninde genişleyen ve giderek de absürt bir hal alan bir mahkemeleşme-savunma öyküsü anlatılıyor. Hikâye de öyle gibi ama anlatım ve anlatımda kullanılan üslup ve şekil gerçekten de yaratıcı ve orijinal. Böyle eserleri severim, Yazamadığım Romanın Öyküsü'nü de sevdim. Final kısmı biraz sönük kalsa da kitabının genelinin bu eksiği kapattığını düşünüyorum.
Gerçi şu da bir gerçek ki, artık günümüz metinlerinde, ne anlattığından ziyade nasıl anlattığın, durumu daha dikkat çekici hale nasıl getirdiğin metnin tutulmasını ya da unutulmasına tetikleyen unsur olarak karşımıza çıkıyor. Ne denli özgün olursa olsun, iyi anlatılmamış ya da doğrudan aksiyona boğulmuş metinler, iyi birer roman olmaktan çok uzakta bir yere yerleşiyorlar. Ama büyük romanların hemen hepsi, aslında son derece sıradan karakterlerin, son derece sıradan öykülerinden oluşuyorlar. Ama dilsel duyarlılık, anlatım kurgusu, karakterlerin üzerindeki o gerçekçi hava, bazı romanları büyük roman konumuna yükseltebiliyor. Çok özgün konusu olduğu halde iyi anlatılmamış ve konudan ziyade her türlü edebi donanımı zafiyet içindeki, çokça da poh pohlanmış, afişe edilmiş pek çok romandan bir tat alamayışımızın, aklımızın bir köşesinde yer dahi edinemeyişinin belki de esas nedeni de budur.
Oysa Yiğit Okur, bence Piyano adlı romanı ile bu eşikten geçmiş. Yazamadığım Romanın Öyküsü de, kendi yerini sağlamlaştırmak konusunda Okur'a büyük bir şans sağlamış gibi duruyor. İyi edebiyattan haz alan okur için, bu küçük ama zengin kitabı da, özellikle Piyano'yu da tavsiye ederim.
Ben de yazımı, Okur'un Gustave Flaubert'ten yaptığı alıntı ile bitirmek istiyorum:
"Benim gerçekçi olduğumu öne sürüyorlar. Oysa ben gerçekten nefret ederim. Onun için roman yazmaya başladım."
Keyifle okuyun, kitapsız kalmayın. Düşlerinizi kaybetmeyin sakın, ve içinizdeki naif tarafı da...
2 Haziran 2014 Pazartesi
HAYALET YAZAR - PHILIP ROTH
Ne yalan söyleyeyim, Roth'u, o kendine özgü imgelemini, anlatım tarzını ve bazen kafamda neredeyse bir bütün roman şekillenmesini sağlayan derin cümlelerini çok özlemişim. Neden bunca zamandır okumadığım bir yazar olarak kalmış, gerçekten hayıflandı. Oysa Portnoy'un Feryadı'nı farklı zamanlar iki kez okumuş ve yine çok beğenmiştim.
Yazarın yazınsal başarısı yanında, iki baş karakterin de yazar oluşu ve özellikle romanın açılış ardından gelen o muhteşem diyaloglara dayalı, edebiyat tartışmaları içeren bölümleri, ilgimin katlanarak artmasını sağladı.
Nathan, romanın baş kahramanı ve henüz emekleme aşamasında olan bir yazar. Romanın başında kendisini modern deyişle koçluk edecek birisine ihtiyacı olduğunu düşünerek, ünlü bir yazar olan Lonoff'la görüşmeye başlar. Evinde davet edilir bu yazarın ve işte en sevdiğim bölümlerin olduğu o edebiyat konuşmasını yaparlar. Fakat Nathan, geceyi Lonoff'un evinde geçirmek durumunda kalınca, onun bir yazardan ziyade bir insan, evlilikte sorunları olan bir eş olduğunu da keşfetmeye başlar. Bize, yazarların da birer insan olduğunu hatırlatan bir olaylar zinciri başlar ve keyifle elinizden akıp giden bu kısacık kitap, sizi koskoca bir bilmecenin ortasında bırakıverir.
Romanda, iki farklı zekâ ve bakış açısı okuyoruz daima. Örneğin baba-oğul ilişkilerinden dem vurulan bir bölümü var ve sonunda bir zıtlaşmada kimin haklı olabileceğine dair hiçbir şey uyanmıyor aklınızda. Bu yönüyle, belki son derece sosyolojik içerikli bir roman denebilir. Yazarın bazı sözcükleri bazı karakterlerine takıntı derecesinde fazla söyletiyor oluşu, buna karşın diğer karakterin aynı konuda bu sözcüğü hiç kullanmıyor oluşu da ironik bir şekilde çatışma yaratmadan farklılıkların bir anlaşma ortamı ve anlam düzeyi elde edebileceğine ikna ediyor okuru.
Haliyle yazarın çok olgun bir dili var ve her zamanki gibi, söyledikleri, anlatmak istediklerinin yanında devede kulak kalıyor. Özellikle tartışma sahneleri kapandığında, ilginç bir şekilde durup biraz kendi tavrınızı düşünmek ve bazı yerlerde geri dönüp tekrar okuma yapmak zorunda hissediyorsunuz kendinizi.
Üzerinde düşünmeye vaktiniz yoksa, kitabı ziyan etmemenizi tavsiye ediyor ve bir başka Roth kitabına da çok yakında başlayacağımı bildirerek izninizle yazımı sonlandırıyorum. Ölen Hayvan ve Öfke adlı kitapları hemen okunacaklar listemde...
Yazarın yazınsal başarısı yanında, iki baş karakterin de yazar oluşu ve özellikle romanın açılış ardından gelen o muhteşem diyaloglara dayalı, edebiyat tartışmaları içeren bölümleri, ilgimin katlanarak artmasını sağladı.
Nathan, romanın baş kahramanı ve henüz emekleme aşamasında olan bir yazar. Romanın başında kendisini modern deyişle koçluk edecek birisine ihtiyacı olduğunu düşünerek, ünlü bir yazar olan Lonoff'la görüşmeye başlar. Evinde davet edilir bu yazarın ve işte en sevdiğim bölümlerin olduğu o edebiyat konuşmasını yaparlar. Fakat Nathan, geceyi Lonoff'un evinde geçirmek durumunda kalınca, onun bir yazardan ziyade bir insan, evlilikte sorunları olan bir eş olduğunu da keşfetmeye başlar. Bize, yazarların da birer insan olduğunu hatırlatan bir olaylar zinciri başlar ve keyifle elinizden akıp giden bu kısacık kitap, sizi koskoca bir bilmecenin ortasında bırakıverir.
Romanda, iki farklı zekâ ve bakış açısı okuyoruz daima. Örneğin baba-oğul ilişkilerinden dem vurulan bir bölümü var ve sonunda bir zıtlaşmada kimin haklı olabileceğine dair hiçbir şey uyanmıyor aklınızda. Bu yönüyle, belki son derece sosyolojik içerikli bir roman denebilir. Yazarın bazı sözcükleri bazı karakterlerine takıntı derecesinde fazla söyletiyor oluşu, buna karşın diğer karakterin aynı konuda bu sözcüğü hiç kullanmıyor oluşu da ironik bir şekilde çatışma yaratmadan farklılıkların bir anlaşma ortamı ve anlam düzeyi elde edebileceğine ikna ediyor okuru.
Haliyle yazarın çok olgun bir dili var ve her zamanki gibi, söyledikleri, anlatmak istediklerinin yanında devede kulak kalıyor. Özellikle tartışma sahneleri kapandığında, ilginç bir şekilde durup biraz kendi tavrınızı düşünmek ve bazı yerlerde geri dönüp tekrar okuma yapmak zorunda hissediyorsunuz kendinizi.
Üzerinde düşünmeye vaktiniz yoksa, kitabı ziyan etmemenizi tavsiye ediyor ve bir başka Roth kitabına da çok yakında başlayacağımı bildirerek izninizle yazımı sonlandırıyorum. Ölen Hayvan ve Öfke adlı kitapları hemen okunacaklar listemde...
28 Mayıs 2014 Çarşamba
DİYARBAKIR 5 NO.LU
80 ihtilali döneminde ülke genelinde polis-asker işbirliği ile yapılan haksızlıkların, zulmün ve işkencenin farklı farklı türlerini okumuş, dinlemiş ve izlemiş biri olarak, türümüzün bazı üyelerinin sefil yaratıklara dönüşme süreçleri; egolarının şişen balonlar gibi beyinlerine yaptığı baskılar sonucu ufacık hale gelen bilinçlerine dayanarak, değil bir insana, herhangi bir canlıya bile davranılamayacak şekilde davrandıkları gerçeği ile bir kez daha, üstelik de her zamankinden çok daha sert gerçeklerle yüzleşmiş olmanın ağırlığı oturdu zihnime.
Bu sağ-sol ayrımını yaşamım boyu sevmemişimdir. İnsanların neyin etrafında olursa olsun kamplaşmalarını da sevmiyorum gerçekten. Çünkü hepimizin yaşamda kültürel ve sosyal olarak, birey olarak yetişme durumumuz birbirinden ayrı iken, yaşamda sahip olduğumuz değerlerin tümünü tek bir amaca ya da inanca tevdi etmenin mantıklı bir tarafını görmüyorum. İnanmak eyleminin kendisi başlı başına bir sorunsal iken bireysellik anlamında, bir de yaşamdaki her şeyi salt inandığın fikirler doğrultusunda terk etmeyi, yaşamı feda edecek noktaya gelmeyi de anlamıyorum.
Bunları düşünmeme sebep olan yine bir kitap tabii ki. Kendisinin başından geçen işkence ve hapsedilme durumunu anlattığı titretici, ürkütücü ve çarpıcı eserinde Bayram Bozyel'e karşı bir sempati ve acıma hissi yanında biraz da öfke duymadan edemedim doğrusu.
Bir toplumun üyesi olmak, bir dili konuşmak, bir inancın peşinden koşmak, bir düşünce ya da hayat tarzını benimsemiş olmak... Büyük bir kısmını bireysel anlamda kendim için önemli bulmasam da bunların birer özgürlük olduğunu düşünmüşümdür hep. Dahası, tüm bu saydıklarımdan ve benzerlerinden öte olarak özgürlüğün bizatihi kendisinin sahip olunacak diğer aidiyetlerin üzerinde bir önemi olduğunu düşünürüm. Kendimi herhangi bir gruba, dine ya da milliyete ait hissetmiyorum, bunun herhangi birini daha özgür, önemli ve daha mutlu biri yaptığını da düşünmüyorum açıkçası. Bu anlamda Bozyel'e değil sadece, kendisini bir grubu ya da bir fikri savunmaya adamış olanlar için de aynı kızgınlığı yaşıyorum. Bir çatışma varsa ortada, her iki taraf da çatışandır ve bunun özgürlükler ve mutluluk ölçüsünde başka da bir açıklaması yoktur.
Ama...
Okuduklarım için gerçekten de kuracak cümle bulamıyorum. İnsanların birbirlerine nasıl böyle davranabildiklerini anlamakta bile zorluk çekiyorum. Kim olursa olsun, ne kadar kötü biri, suçlu, azılı bir katil... Ne derseniz deyin adına, ne kadar kötü biri olursa olsun, hiç kimse bedenine bu kadar tecavüz edilmesini, ruhunun bu denli yok sayılmasını hak etmez. Buna izin veren, göz yuman değil sadece, bunu yapanın bizatihi kendisi bile böyle bir muameleyi hak etmez. Ancak ilk cümlelerimde söylediğim gibi, insanlığın ortak değerleri ve bireysel saygı duygusu yerine ideolojik egolar geliştirmiş olanların yaratıcılığına diyecek laf bulamıyorum. Toplumsal şiddeti de körükleyen böyle travmatik vakaları kabullenmek diye bir şey olamaz, bunda bir beis yok elbette. Ancak yaşam üzerinde bu denli bir zorbalık yapanların hukuki olarak da hâlâ herhangi bir yaptırıma uğramamış olmaları gerçekten de adalet anlayışımı yıktı.
Devlet dediğimiz mekanizmanın ne kadar tehlikeli olduğunu bir kez daha görmüş olduk böylece. Haklı da olsanız sistem sizi yok etmek istiyorsa ediyor. Bugün de böyle. Bireysel olarak özgürlüklerinizi yaşamanız önünde en büyük engel devlet haline getirildi ve bunun sınırları ve sistematiği de giderek genişliyor maalesef.
Diyarbakır Cezaevi, özgürlük kavramının değil sadece, modern insan kavramının da ne kadar önemli olduğunu gösterdi bir kez daha. Üstelik anlatılana bakılırsa işkencecilerin mantıklarını dine dayandırdıklarını da okuyunca çıldırmak işten bile değil. Yaratılana yaratandan ötürü sevmeye inanmış olanların, insana yaptıkları, sadece kabul edilemez değil, kendi vicdanları nezdinde bile hafiflemez bir durumdur bence.
Yazık ki, şimdi okuduğum diğer kitap - Polisin Eline Düşünce Sıfır Tolerans, onu da yazacağım- değişen bir şeyin olmadığını, aynı değersiz ve ilkesiz, özgürlük kavramından uzak zorbalık sisteminin devam ettiğini anlatıyor.
İnsanlık vicdanı diye bir olgunun artık kalmadığını düşünüyorum. Yine de belki biraz kalmıştır ve bireysel özgürlüklerin ne denli önemli olduğunu idrak etme şansımız olur.
Kalbi kaldıran herkesin bir kez okumasında fayda olduğunu düşündüğüm bu kitabı bence bir an evvel vicdanınıza sunun.
AYRILIKTAN SONRA
Ayrılıktan Sonra, Jean Rhys'ın az evvel bitirdiğim romanının adı. Aslında Rhys ismine yabancı değildim fakat okuduğum herhangi bir kitabını hatırlayamadım. Biraz da utandım aslında kitap bitince çünkü hem edebiyatıyla, hem de çok sevdiğim anlatım tarzı ile beklentimin üstünde başarılı bir romandı ve maalesef ben ancak keşfettim bu yazarı.
Kitabın ana karakteri Julia adlı bohem bir kadıncağız. Romanın başında Paris'te yaşıyor ancak geçinme yöntemi eski sevgilisinin çeklerine dayandığı için, sürdürülebilir olmuyor ve parasızlık içinde, Paris'ten memleketi Londra'ya yolculuğa çıkıyor. O fiziken yolculuk yaparken, okur da kendisini bir başka yolculukta, döneme zihinsel bir bakışta buluyor ve yazarın kaleminin gücüyle tanışma olanağı oluyor.
Julia, klasik bir modern toplum kadını ve hem erkekler hakkında derin içsel yaralar taşımakta hem de aslında yaşamında sahip olduğu her şeyi, bireysel duruşu ve özgürlüğünü bile gerçek bir aşk uğruna feda edebilecek kadar da aşk arzusunda... Kitapta, defalarca geçen borç para isteme sahneleri ve eldeki paranın yetmeyişine yönelik monologlar, aslında kadının özgür bir birey olmasının ne kadar da zor olduğunu anlatmanın bir yolu olarak çıkıyorlar eserde karşımıza. Rhys, belli ki kendisine ağır gelen bir bunalımdan sonra, bir sonraki büyük darbeyi parasızlıktan yiyecek olan bu zavallı Julia'yı iyice düşünmüş ve derinlemesine analiz etmiş kafasında. Yazıda bu analizlere girişmek yerine bize doğrudan Julia'nın zihnini sunmayı eksiksiz başarmış olması da bu analizin gücüne ve dramın gerçekliğine işaret ediyor.
Rhys, daha evvel okumadığım için hayıflandığım bir yazar olarak okunacaklar listeme diğer 5 kitabıyla girdi. Nili Birkur'un çevirisi ile okuduğumuz bu romanı Can Yayınları basmış.
Arka kapakta da dediği gibi, Ayrılıktan Sonra, erkeklerle ilişkilerinde kendini çok yaşlı ve yorgun hisseden ama onlarsız yapamayacağını da bilen bir kadının romanı. Ve bilhassa kadınlar okumalı. Ekonomik özgürlük ile aşk hayatı arasında kalmış kadınlara bir bakış açısı kazandıracak kadar etkili ve iyi anlatılmış bir roman.
Kitabın ana karakteri Julia adlı bohem bir kadıncağız. Romanın başında Paris'te yaşıyor ancak geçinme yöntemi eski sevgilisinin çeklerine dayandığı için, sürdürülebilir olmuyor ve parasızlık içinde, Paris'ten memleketi Londra'ya yolculuğa çıkıyor. O fiziken yolculuk yaparken, okur da kendisini bir başka yolculukta, döneme zihinsel bir bakışta buluyor ve yazarın kaleminin gücüyle tanışma olanağı oluyor.
Julia, klasik bir modern toplum kadını ve hem erkekler hakkında derin içsel yaralar taşımakta hem de aslında yaşamında sahip olduğu her şeyi, bireysel duruşu ve özgürlüğünü bile gerçek bir aşk uğruna feda edebilecek kadar da aşk arzusunda... Kitapta, defalarca geçen borç para isteme sahneleri ve eldeki paranın yetmeyişine yönelik monologlar, aslında kadının özgür bir birey olmasının ne kadar da zor olduğunu anlatmanın bir yolu olarak çıkıyorlar eserde karşımıza. Rhys, belli ki kendisine ağır gelen bir bunalımdan sonra, bir sonraki büyük darbeyi parasızlıktan yiyecek olan bu zavallı Julia'yı iyice düşünmüş ve derinlemesine analiz etmiş kafasında. Yazıda bu analizlere girişmek yerine bize doğrudan Julia'nın zihnini sunmayı eksiksiz başarmış olması da bu analizin gücüne ve dramın gerçekliğine işaret ediyor.
Rhys, daha evvel okumadığım için hayıflandığım bir yazar olarak okunacaklar listeme diğer 5 kitabıyla girdi. Nili Birkur'un çevirisi ile okuduğumuz bu romanı Can Yayınları basmış.
Arka kapakta da dediği gibi, Ayrılıktan Sonra, erkeklerle ilişkilerinde kendini çok yaşlı ve yorgun hisseden ama onlarsız yapamayacağını da bilen bir kadının romanı. Ve bilhassa kadınlar okumalı. Ekonomik özgürlük ile aşk hayatı arasında kalmış kadınlara bir bakış açısı kazandıracak kadar etkili ve iyi anlatılmış bir roman.
12 Nisan 2014 Cumartesi
Kendine Açılan Bir Kapı
Senden önce ben olmayan
Bir sabah keskin bir kılıca denk
Ve âlemin kendi renginde
Günahsız ve o denli kara
Kendine açılan bir kapı gönlündeki yara...
Derinsin,
Su kenarlarında sevinen kuzular gibi
Aşkın merhemi gibi hamda kadir
Kapansın ruhun kaleminde icaz
Ve demsin sen derinden ve yazdan ve karadan
Bir yokuşsun sen çıktıkça dolanan...
Şimdi hazan tozlarına ılıca akları bula
Ve zaman temkinli de olsa aksın ki,
Sen,
Düş güllerinin perdahında bir hare
Ve söğüş mısralarda derinden giden mana...
Belki şimdi çok yeni,
Belki daha kalmadın yalnız,
Belki de bilmiyorsun henüz ama...
Kendine açılan bir kapı gönlündeki yara...
Bir sabah keskin bir kılıca denk
Ve âlemin kendi renginde
Günahsız ve o denli kara
Kendine açılan bir kapı gönlündeki yara...
Derinsin,
Su kenarlarında sevinen kuzular gibi
Aşkın merhemi gibi hamda kadir
Kapansın ruhun kaleminde icaz
Ve demsin sen derinden ve yazdan ve karadan
Bir yokuşsun sen çıktıkça dolanan...
Şimdi hazan tozlarına ılıca akları bula
Ve zaman temkinli de olsa aksın ki,
Sen,
Düş güllerinin perdahında bir hare
Ve söğüş mısralarda derinden giden mana...
Belki şimdi çok yeni,
Belki daha kalmadın yalnız,
Belki de bilmiyorsun henüz ama...
Kendine açılan bir kapı gönlündeki yara...
6 Nisan 2014 Pazar
Yüksek Müsaadenizle Yeniden
Merhaba sevgili dostlar;
Uzun bir süredir blogumdaki yazılara, şiirlere ara vermiştim. Şimdi yeniden bir dönüş yapıyorum... Geçtiğimiz yıllarda güzel yazıları okumak için blogları çokça takip ederdim ama son zamanlarda bundan vazgeçmiştim. Sanırım şimdi yeniden bu trend tırmanıyor.
Birlikte güzel bir blog sayfası oluştururuz umarım. Yorum ve görüşlerinize daima açığım...
Sevgiyle kalın...
25 Eylül 2010 Cumartesi
Tortu
Bana sokul; kollarım sarsın seni az bir izin ver de,
Gözyaşlarını kurulayan elim tesellin olsun,
Yüreğinde kıpırdanan bir buğu, bir tortu demli çayın bardağında.
Bilmem bu bahar yeniden güneş doğduğunda
Senden ne kadar uzak kalacağız.
Oturup da falımıza bakalım, bakalım baklalarda ne görecek asrın gözler
Çünkü şişesinde kadeh kusan şarap gibi bir ayrılık
Ve duru düşler ülkesinde bir sabah olalım.
Doğru, tüm bunlar kocaman bir yalan;
Senden büyük, benden büyük, gerçeklerden büyük.
Zavallım;
Kurbanın kollarını kırarken ben, nerdeydin?
Gözyaşlarını kurulayan elim tesellin olsun,
Yüreğinde kıpırdanan bir buğu, bir tortu demli çayın bardağında.
Bilmem bu bahar yeniden güneş doğduğunda
Senden ne kadar uzak kalacağız.
Oturup da falımıza bakalım, bakalım baklalarda ne görecek asrın gözler
Çünkü şişesinde kadeh kusan şarap gibi bir ayrılık
Ve duru düşler ülkesinde bir sabah olalım.
Doğru, tüm bunlar kocaman bir yalan;
Senden büyük, benden büyük, gerçeklerden büyük.
Zavallım;
Kurbanın kollarını kırarken ben, nerdeydin?
11 Ağustos 2010 Çarşamba
Küreselleşme Toplaşmak Demek Olmasın?
Küreselleşme ne demek konusunda birkaç gündür ilginç yorumlar gözüme çarpmaya başladı. Yani en az otuz senedir somut olarak içimzde, tepemizde, cebimizde olan bir kavramın ne olduğunun hâlâ tartışılıyor oluşu baştan bir garip gelmiş olsa da bana, şimdilerde bu kavramın da başta ifade ettiklerinden çok başka şeyler ifade etmeye başladığını gördüm.
Küreselleşme, ekonomik bir kavram olarak çıktı karşımıza ama görüyoruz ki sadece ekonomik bir büyüklük değil; aynı zamanda, sosyal, kültürel, politik, sanatsal ve etik bir kavram da. Bir topluluğu birlikte yaşayan bir toplum haline getirmek için gerekli tüm şartları, kökensel ve coğrafi tüm uzaklık ve farklılıkları görmezden gelerek ortaya koyması nedeniyle, toplumsal ve yönetimsel ciddi bir boyutu da var demektir.
Küreselleşme, ekonomik bir kavram olarak çıktı karşımıza ama görüyoruz ki sadece ekonomik bir büyüklük değil; aynı zamanda, sosyal, kültürel, politik, sanatsal ve etik bir kavram da. Bir topluluğu birlikte yaşayan bir toplum haline getirmek için gerekli tüm şartları, kökensel ve coğrafi tüm uzaklık ve farklılıkları görmezden gelerek ortaya koyması nedeniyle, toplumsal ve yönetimsel ciddi bir boyutu da var demektir.
30 Haziran 2010 Çarşamba
Gitme Telaşı
Daha ne gördün ki hayattan gitme telaşındasın;
Sardunyaların on mevsimde bir bal açtığını göreceksin daha,
Kafese konan bir kuşun yavrusunun yavrusunu nasıl sahiplendiğini,
Gece inen puslu havanın ömürde belki tek kez kalbe dolduğunu,
Daha ne gördün ki hayatta, gitme telaşındasın...
Eskilerin sessizliğine hürmette kusura çıktı artık sessizliğin,
Bir zamanlar gülmekten kasıt yaşamaktı; şimdi yaşamak başlı başına kahır,
Haklısın bu devirde zor yaşamak, yaşamak çok çok zor,
Ama daha ne gördün ki hayatta gitme telaşındasın?..
Sardunyaların on mevsimde bir bal açtığını göreceksin daha,
Kafese konan bir kuşun yavrusunun yavrusunu nasıl sahiplendiğini,
Gece inen puslu havanın ömürde belki tek kez kalbe dolduğunu,
Daha ne gördün ki hayatta, gitme telaşındasın...
Eskilerin sessizliğine hürmette kusura çıktı artık sessizliğin,
Bir zamanlar gülmekten kasıt yaşamaktı; şimdi yaşamak başlı başına kahır,
Haklısın bu devirde zor yaşamak, yaşamak çok çok zor,
Ama daha ne gördün ki hayatta gitme telaşındasın?..
16 Haziran 2010 Çarşamba
"BENDEKİ SEN"
Bir süredir hiç yapmadığım bir şey yaptım ve Sagopa Kajmer ve Kolera'nın yeni albümleri "Bendeki Sen"i satın aldım. Şarkıları internetten indirmek, hiç CD satın almamak gibi bir huyum yok; bir süredir yeni şarkılara kapatmıştım kendimi. Son satın aldığım albüm de kuvvetle muhtemel ki yine Sagopa Kajmer'in albümüydü.
Henüz dinlemeye fırsat bulamadım, şu an CD'yi bilgisayara kopyalıyor bilgisayarım ve akşam ev yolunda cep telefonumdan dinlemek istiyorum yol boyu bu albümü. Yok çok uzun sürüyor, en az iki saat ama sanırım en az iki kez dinlememe fırsat verecek bu yol uzunluğu. İlk kez bir işe yaradı sanki.
Dinleyeyim, albüm hakkındaki ayrıntılı yorumlarımı da paylaşacağım sevgili okur. Şimdi çalışmak zamanı...
Henüz dinlemeye fırsat bulamadım, şu an CD'yi bilgisayara kopyalıyor bilgisayarım ve akşam ev yolunda cep telefonumdan dinlemek istiyorum yol boyu bu albümü. Yok çok uzun sürüyor, en az iki saat ama sanırım en az iki kez dinlememe fırsat verecek bu yol uzunluğu. İlk kez bir işe yaradı sanki.
Dinleyeyim, albüm hakkındaki ayrıntılı yorumlarımı da paylaşacağım sevgili okur. Şimdi çalışmak zamanı...
14 Haziran 2010 Pazartesi
Kanımca...
Gündeme dair bir kaç laf:
Kanımca bu gündemdeki eksen kayması, İsrail çıkartması ve dahası İran'la kankalık vaziyetinin arkasında gene başka bir takım bireysel kese doldurma, adam kayırma, zümresel zenginleşme, adam yerleştirme operasyonları var. Bakalım bu sefer hangi hacı hoca takımı servetlerini genişletecek, kendilerine üye daha kimler olmadık yerlere atanacak.
Kanımca bu SBS saçmalıkları artık garip bir hal aldı. Milli Eğitim Bakanlığı'nın bu ülkenin eğitimine uzun yıllardır negatif katkısı vardı, bu sınavla daha da arttı. O kadar lise var, mezvuu kimi nereye yerleştireceğinse, herkesi toplu bir sınava sokmanın ne gereği var? 4 not ortalaması sınırı koy, üstündekileri sınavla Anadolu Lisesi, Fen Lisesi filan yerleştir, kalanını mesleki eğitime yönlendir. Yarış atı çocuklara yazık; ilkokulda daha öğrencilerin bazıları 1 sene ilerisinin müfredatını görüyorken, bazı 5. sınıf öğrencileri okuyamıyor. Bunları aynı sınavda değerlendirmek doğru mu? Gerçi 5 senede okuyamayanların da neden okuyamadıkları da ayrıca derin bir konudur.
Kanımca yeşil ekran, yeşil enerji, yeşil politika yine bir ekonomik çıkarsallık sistemi olarak karşımıza çıkıyor hem de vicdanlarımıza hükmederek. Küresel ısınmanın sadece karbonla mı ilgisi olduğu tartışıladursun, alınmaya çalışılan önlemlerin de bir hayli garip olduğunu söyleyebilirim. Su tasarrufu için bulaşık makinası kullanmayı öneren firmaların o makineleri üretmek için ne kadar karbon saldığı hesaplanmış mı acaba? Hatta bizim gibi elektiriğini de yakıt yakarak ele eden ülkeler için o aletlerin işletme enerjisinin karbon salınımı ne kadar acaba?
Kanımca ekonomi her işin anası haline geldiğinden beridir, devletler dahil her türden organizasyonun gözünü para bürüdü. Biz de bunun tepe yaptığı noktada dünyaya gelme şanssızlığındayız. Gerçi bu küresel krizden sonra liberalin, kapitalistin ve emperyalistin önde gideni Amerikan sistemi bile sosyalleşmeye, sosyal paylaşımlara yönelmeye başladı, emeklilik sistemini revize etmeye, buna bağlı olarak da sağlık sistemini herkesin ücretsiz kullanımına açmaya başlayarak, devletin kendi vatandaşları üzerindeki kapitalist emellerin artık gerilemeye başlayacağının işaretlerini verdi ama bizler nereye harcandığı belli olmayan dünya kadar parayı vergi adı altında devlete vermekteyiz. Şeffaf bütçede yuvarlak adlar altında bir sürü paralar var, ancak hiçbir ayrıntısını bilmiyoruz.
Kanımca son zamanlardaki terorist dalgalanmaların yeni can kayıpları ortaya çıkaracağı günlerdeyiz. Hatta ortam biraz daha gerilebilir. Öteden beridir bir takım aklı evveller, saf ve bilgisiz ve aileden sorunlu insanları kandırıp garip, aptal saptal işlerde kullanır. Bu yalnızca şu andaki terör olayıyla ilgili değil, daha da başka her yerde geçerlidir; hayat kadınları filan başka başka örnekleri bunun. Ama nasıl olur da bununla mücadele silahla olur onu anlamam. Cehaleti silahla yenip, vatandaşlarının ailelerindeki huzuru silahla sağlayabilmiş bir devlet var mıdır? Polis, yıllardır uyuşturucu kaçakçıları, hırsızlar, hayat kadınları, dolandırıcılar vs konusunda ne kadar başarılı olabilmişse, asker de bu terör konusunda o kadar başarılı olacaktır. Ve ama fakat, bu açılım da ayrı bir saçmalık. Eğitim götürmenin adı açılım olsa eh belki kabul ama kabuk değiştirmiştir bir ötekicilikten başka bir şey değil bu açılım. Kan dursun istiyorum ben de. Sadece askerin kanı değil, trafikte her yıl kurban verdiğimiz binlerce insanın da kanı dursun mesela. Eğitim, eğitim, eğitim...
Kanımca daha söylenecek çok şey var lakin iş bekliyor, devamı yakında sevgili okur...
Kanımca bu gündemdeki eksen kayması, İsrail çıkartması ve dahası İran'la kankalık vaziyetinin arkasında gene başka bir takım bireysel kese doldurma, adam kayırma, zümresel zenginleşme, adam yerleştirme operasyonları var. Bakalım bu sefer hangi hacı hoca takımı servetlerini genişletecek, kendilerine üye daha kimler olmadık yerlere atanacak.
Kanımca bu SBS saçmalıkları artık garip bir hal aldı. Milli Eğitim Bakanlığı'nın bu ülkenin eğitimine uzun yıllardır negatif katkısı vardı, bu sınavla daha da arttı. O kadar lise var, mezvuu kimi nereye yerleştireceğinse, herkesi toplu bir sınava sokmanın ne gereği var? 4 not ortalaması sınırı koy, üstündekileri sınavla Anadolu Lisesi, Fen Lisesi filan yerleştir, kalanını mesleki eğitime yönlendir. Yarış atı çocuklara yazık; ilkokulda daha öğrencilerin bazıları 1 sene ilerisinin müfredatını görüyorken, bazı 5. sınıf öğrencileri okuyamıyor. Bunları aynı sınavda değerlendirmek doğru mu? Gerçi 5 senede okuyamayanların da neden okuyamadıkları da ayrıca derin bir konudur.
Kanımca yeşil ekran, yeşil enerji, yeşil politika yine bir ekonomik çıkarsallık sistemi olarak karşımıza çıkıyor hem de vicdanlarımıza hükmederek. Küresel ısınmanın sadece karbonla mı ilgisi olduğu tartışıladursun, alınmaya çalışılan önlemlerin de bir hayli garip olduğunu söyleyebilirim. Su tasarrufu için bulaşık makinası kullanmayı öneren firmaların o makineleri üretmek için ne kadar karbon saldığı hesaplanmış mı acaba? Hatta bizim gibi elektiriğini de yakıt yakarak ele eden ülkeler için o aletlerin işletme enerjisinin karbon salınımı ne kadar acaba?
Kanımca ekonomi her işin anası haline geldiğinden beridir, devletler dahil her türden organizasyonun gözünü para bürüdü. Biz de bunun tepe yaptığı noktada dünyaya gelme şanssızlığındayız. Gerçi bu küresel krizden sonra liberalin, kapitalistin ve emperyalistin önde gideni Amerikan sistemi bile sosyalleşmeye, sosyal paylaşımlara yönelmeye başladı, emeklilik sistemini revize etmeye, buna bağlı olarak da sağlık sistemini herkesin ücretsiz kullanımına açmaya başlayarak, devletin kendi vatandaşları üzerindeki kapitalist emellerin artık gerilemeye başlayacağının işaretlerini verdi ama bizler nereye harcandığı belli olmayan dünya kadar parayı vergi adı altında devlete vermekteyiz. Şeffaf bütçede yuvarlak adlar altında bir sürü paralar var, ancak hiçbir ayrıntısını bilmiyoruz.
Kanımca son zamanlardaki terorist dalgalanmaların yeni can kayıpları ortaya çıkaracağı günlerdeyiz. Hatta ortam biraz daha gerilebilir. Öteden beridir bir takım aklı evveller, saf ve bilgisiz ve aileden sorunlu insanları kandırıp garip, aptal saptal işlerde kullanır. Bu yalnızca şu andaki terör olayıyla ilgili değil, daha da başka her yerde geçerlidir; hayat kadınları filan başka başka örnekleri bunun. Ama nasıl olur da bununla mücadele silahla olur onu anlamam. Cehaleti silahla yenip, vatandaşlarının ailelerindeki huzuru silahla sağlayabilmiş bir devlet var mıdır? Polis, yıllardır uyuşturucu kaçakçıları, hırsızlar, hayat kadınları, dolandırıcılar vs konusunda ne kadar başarılı olabilmişse, asker de bu terör konusunda o kadar başarılı olacaktır. Ve ama fakat, bu açılım da ayrı bir saçmalık. Eğitim götürmenin adı açılım olsa eh belki kabul ama kabuk değiştirmiştir bir ötekicilikten başka bir şey değil bu açılım. Kan dursun istiyorum ben de. Sadece askerin kanı değil, trafikte her yıl kurban verdiğimiz binlerce insanın da kanı dursun mesela. Eğitim, eğitim, eğitim...
Kanımca daha söylenecek çok şey var lakin iş bekliyor, devamı yakında sevgili okur...
11 Haziran 2010 Cuma
Perişanım
Ne ağzımın tadı var ne canda huzur
Gönül nasıl derin bir kederde
Aşkından ümidi kestim hiç olmazsa
Evim şenlensin sohbete gel de
Sen hiç fark etmeden kalp kırmadın mı
Merak edip vicdanına sormadın mı
Ne yaptım ben sana bu kadar
Nihayet ben de bir anadan doğmadım mı?
Bir şarkının bu kadar farklı duygular hissettirdiği günlerin çok gerilerde kaldığını düşünürken yeniden bir şarkıyla hissetme başlamanın ağır yükü altına girdim sevgili okur.
Gönül nasıl derin bir kederde
Aşkından ümidi kestim hiç olmazsa
Evim şenlensin sohbete gel de
Sen hiç fark etmeden kalp kırmadın mı
Merak edip vicdanına sormadın mı
Ne yaptım ben sana bu kadar
Nihayet ben de bir anadan doğmadım mı?
Bir şarkının bu kadar farklı duygular hissettirdiği günlerin çok gerilerde kaldığını düşünürken yeniden bir şarkıyla hissetme başlamanın ağır yükü altına girdim sevgili okur.
31 Mayıs 2010 Pazartesi
Kalp Ağrısı
Ruhum feda etti seni,
Git.
Bir akşam günün sessiz saatlerinde attığım çığlık gibi kulaklarımda kaldı eses sesin.
Ruhum,
Yorgun,
Yatağında dönüp duran uykusuz, huysuz bir yaşlı adam sanki.
Ruhum feda etti seni
Kalp ağrısı.
Neden bilmem mollaların sarıklarına sarılı bir sarı kuşakta kaldı gözün.
Ama sebebim yok hesap sormaya, sorusu bende gizli tek bir yanıt var elimde...
Ruhum feda etti seni,
Git.
Git!..
Git.
Bir akşam günün sessiz saatlerinde attığım çığlık gibi kulaklarımda kaldı eses sesin.
Ruhum,
Yorgun,
Yatağında dönüp duran uykusuz, huysuz bir yaşlı adam sanki.
Ruhum feda etti seni
Kalp ağrısı.
Neden bilmem mollaların sarıklarına sarılı bir sarı kuşakta kaldı gözün.
Ama sebebim yok hesap sormaya, sorusu bende gizli tek bir yanıt var elimde...
Ruhum feda etti seni,
Git.
Git!..
27 Mayıs 2010 Perşembe
GELİN (1)
Alıp başını yalnız sokaklarda
Sessizce titreyen bir cana koştun,
Sustun, sustukça sen kendini seven o küçük haylaz adama koştun
Bir dam hayalindi damlar üstünde kalın kiremit
Rüzgar oynatsa ucunu salınır içi hanenin bilmez misin
Nedir bu dama olan hasretin?
Bir zarif hareketle yüzüklerin sonunda bir sırma köşk
Ve sen ısrarcı ama bir o kadar da narin ve susuz
Ama hayır demektense yorgun düşlerine
Ama seni sunan her güzelliğe hayır demektense
Evet dersin bir masada beyaz örtü beyaz duvak...
Sözler boşa çıktı şimdi, oynama benle.
Yüreğimde bir derin boşluk olur sessizliğimiz...
Sessizce titreyen bir cana koştun,
Sustun, sustukça sen kendini seven o küçük haylaz adama koştun
Bir dam hayalindi damlar üstünde kalın kiremit
Rüzgar oynatsa ucunu salınır içi hanenin bilmez misin
Nedir bu dama olan hasretin?
Bir zarif hareketle yüzüklerin sonunda bir sırma köşk
Ve sen ısrarcı ama bir o kadar da narin ve susuz
Ama hayır demektense yorgun düşlerine
Ama seni sunan her güzelliğe hayır demektense
Evet dersin bir masada beyaz örtü beyaz duvak...
Sözler boşa çıktı şimdi, oynama benle.
Yüreğimde bir derin boşluk olur sessizliğimiz...
14 Nisan 2010 Çarşamba
23 Mart 2010 Salı
"Yolcu"dan ilk cümleler
Yorgun kalbimi sessizce çekip çıkarsam dünyadan, çektiğimiz acıları yok sayabilir miyiz? Yoksa vaadeder misin başka bir yüzünü yüreğinin, döndürdüğüm her aynaya gülen? Sadece ne evet de ya da hayır. ansızın verdiğin cevaplar ürkütüyor beni. Bir çevir kafanı ve bak yüreğine aynada benden başka sende kalan kaç kişi varmış?
9 Mart 2010 Salı
Martı
Kısa kuyruk,
Sessiz ol biraz kanıyorum...
Ruhumun içinde kıvrandığı değişken birliktelikle
Senin beni sevmen üzerine kurulu bir hayatım var benim
Neden bilmem sessiz ve kafiyesiz yaşamaklığım
Ama susarsam içmek için kan bulurum damda
Dam, ruhun sessiz çırpınışına iletim hattı olup
Kızıl zamanlarda bir sessiz günceyle yıkılır.
Göğüm, ruhun kızıl damında sessiz...
Sessiz ol biraz kanıyorum...
Ruhumun içinde kıvrandığı değişken birliktelikle
Senin beni sevmen üzerine kurulu bir hayatım var benim
Neden bilmem sessiz ve kafiyesiz yaşamaklığım
Ama susarsam içmek için kan bulurum damda
Dam, ruhun sessiz çırpınışına iletim hattı olup
Kızıl zamanlarda bir sessiz günceyle yıkılır.
Göğüm, ruhun kızıl damında sessiz...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)